Yaşanılan gerçekler bize çok farklı şeyler anlatıyor. Görülen yalın gerçek şudur; yüzyıllık geçmişi olan eski sorunlar küllerinden arındırılıyor ve Anadolu'daki Türk varlığına yönelen kızgın bir ateş gibi ortaya sürülerek Kurtuluş Savaşı'nın intikamı alınmak isteniyor. Curzon'un ekonomik öngörüleri gerçekleşiyor. Üstelik bugün belki de daha ağır. Türkiye, AB ülkeleriyle yaptığı ticarette yılda 12 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor. Bunun 8 milyar doları kâr transferi olarak Avrupa'ya gidiyor ve AB Yunanistan'a yılda 5 milyar dolar yardım yapıyor. Biz, bu ticaret açığıyla dolaylı da olsa Yunanistan'ın silahlanmasını finanse ediyoruz. Bunları görmek için acaba çok mu akıllı olmak gerekiyor?
Gerçekler ürkütücü boyutlarıyla ortada dururken herkes neden hâlâ AB peşinde koşuyor? Medya neden hâlâ bu denli kararlı? Politikacılar neden hâlâ bu denli istekli? Utangaç açıklamalarla "durumu şimdilik idare etmeye çalışan" ama aynı yolda yürümeye devam edenlerin amaç ve hesabı nedir? Bunları kim ya da kimler yönlendiriyor? Türkiye'yi, "Avrupa'nın istediği biçime sokma" eylemini kimler istiyor? Bu işin gerçek sahiplen kimler?.. Bu soruların yanıtlarını; itici gücünü uluslararası dev şirketlerin oluşturduğu ve Bilderberg'den IMF'ye, Business Round'dan G 8'lere, Trilateral'dan Dünya Bankası'na dek uzanan geniş bir küresel örgüt ağının stratejik kararlarında bulmak mümkündür.
Uluslararası şirketler, Yeni Dünya Düzeni'nin bir gereği olarak 1950'lerden sonra yoğun olarak dünyaya açıldılar. Açılmayı, gittikleri ülkelerde yerli ortak bularak gerçekleştirdiler. Yerli ortak kullahmak onlara, hem ulusal pazarların korumacı engellerini aşma olanağı verdi, hem de uluslararası ilişkilerin temsilciliğini o ülkede üstlenecek işbirlikçi oligarşik bir zümre kazandırdı. Güdümlü ve dışarıya bağlı bir sermaye piyasası oluşturularak güçlendirilen işbirlikçiler, doğal ve kaçınılmaz olarak, bağlı oldukları yabancıların istemleri yönünde hareket ettiler ve onların kendilerine ilettikleri ekonomik programları uyguladılar ve uygulattılar. Devlet kaynaklı teşviklerle yüksek oranlı kârları yabancılarla paylaşarak hızla kendi ülkelerine yabancılaştılar. Edindikleri mali olanaklar ve bağlı oldukları küresel güç odakları onları, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere toplumsal yaşamın hemen tüm alanlarına egemen elitler haline getirdi.
Türkiye'de büyük holding şirketlerinin % 78'i yabancı ortaklıdır. Yabancılar bu şirketlerin % 28'inde % 75, % 64'ünde ise % 50 paya sahiptir. Hisse payları ne olursa olsun, strateji belirleme, patent ve know-how hakları, ihracat kararları, üretim ve kâr hedefleri, teknoloji belirleme yetkileri yabancı ortakların elindedir. Yerli ortaklar, yatırım için arazi bulma, inşaat yaptırma, işçi alımı, bürokratik işlemleri yürütme gibi ikinci sınıf işleri üstlenirler. Bunlar dışında kaçınamayacakları en önemli görevleri, dünyaya egemen kılınmaya çalışılan küresel işleyişin ülkedeki temsilciliğini yapmaktır. Ellerinin altında büyük mali kaynaklar, politik nüfuz, dev boyutlu iletişim gücü ve çoğu dış bağlantılı bir "sivil toplum" örgüt ağı vardır. Siyasal partiler değişik yöntemlerle denetim altına alınmıştır ve politikacıların bu güce karşı durmaları söz konusu bile olamaz. İktidara gelmeleri ve orada kalmaları, büyük holding şirketlerine verdikleri hizmetle doğru orantılıdır.
Uluslararası şirketlerin yerli ortak bulma dönemi artık sona ermektedir. Dünyanın her yerinde ulusal pazarlara girilmiş ve bu pazarlar küresel işleyişin küçük parçaları haline getirilmiştir. Yerli ortaklar güçlenmiş ve sarsılmaz görünen bir egemenlik kurmuştur. Artık doğrudan yatırım ve denetimsiz ticaret dönemi geçerlidir. 50 yıllık uğraşın meyveleri artık toplanacaktır. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir ülkenin bu işleyişe karşı durmasına asla izin verilmeyecektir. Ulus devlet varlığına temel oluşturan tüm kurum ve gelenekler ortadan kaldırılacak, metropoller dışındaki tüm ülkeler açık pazar haline getirilecektir. Genişletilmiş ortak pazarlar, bu işleyişin stratejik temelleridir.
Ne pahasına ve ne koşulda olursa olsun AB'ye girilsin propaganda ve eyleminin merkez üssünün neresi olduğu açıktır. "Üst düzey" politikacılar, köşe yazarları, gazete-TV müdürleri ve medyatik kılınan "bilim adamları"nın önemli bir bölümü bu üssün gücünü bilirler; söz ve davranışlarını buna göre ayarlarlar; kariyerleri yapılan ayarın hizmete dönüşmesi oranında yükselir. Gerçek kararlar dışarda alınır ve yerli işbirlikçiler bu kararları uygularlar.
TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Kâmran İnan, "Türkiye aleyhine düğmeye basılmış gibi bir hareket başladığını" söylemiş. Bu çok doğru bir saptamadır. Düğmeye basan el çok güçlü bir eldir. Biz bu eli, 1919'da kırdık, yine kırarız. Ancak karşımızdaki gücün gerçek boyutlarını da bilmek zorundayız. Oynanan oyunu bozmak için bilinçli olmak, birliğimizi sağlamak ve örgütlenmek zorundayız. Hata yapma özgürlüğümüz artık yok.
Kaynak : Metin Aydoğan, Müdafaa-i Hukuk Gazetesi, 24 Kasım 2000
11 Ağustos 2007 Cumartesi
Geri Kalmışlığın Nedenleri ve Özellikleri
Geri kalmışlık ya da azgelişmişlik, her şeyden önce ekonomik bir kavramdır. Dünya nüfusunun dörtte üçünü oluşturan geri kalmış ülke insanlarının çoğunluğu yoksul ve açtır. Bu yoksulluk, onların toplumsal yapılarını ve siyasal yaşamlarını da olumsuz yönde etkiler.
Geri kalmış ülkelerde teknoloji geri, üretim düzeyi düşüktür. Ekonomi tarıma dayanmakta, sanayi çok daha sınırlı bir önem taşımaktadır. Enerji tüketimi azdır. Yeraltı kaynakları başta olmak üzere, doğal kaynaklar ülkenin kendi olanaklarıyla yeterince değerlendirilememektedir. Çünkü sermaye, teknoloji ve nitelikli insan gücü yetersizdir. Aracılardan oluşan ticaret kesimi, ülke ekonomisinden aşırı bir pay almaktadır. Kişi başına düşen ulusal gelir çok düşük, gelir dağılımı genellikle çok dengesizdir. Gelişmiş ülkelere bağımlılık, özellikle ekonomik açıdan çok belirgindir, işsiz ve yarı-işsiz oranı yüksektir.
Geri kalmışlığın ekonomik özellikleri kadar, demografik özellikleri de belirgin ve önemlidir. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı, bazı durumlarda sıfıra yaklaştığı halde, içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde, % 3'e kadar yükselen yıllık nüfus artışlarına rastlanır. Daha önce de değindiğimiz gibi, sağlık teknolojisindeki gelişmeler, bu ülkelerdeki çok doğum-çok ölüm dengesini bozmuştur. Özellikle çocuk ölümlerindeki, aşı kampanyalarına bağlı azalma, nüfus artış hızını daha da arttırmıştır. Yüksek doğurganlığa bağlı hızlı nüfus artışı, kişi başına düşen ulusal gelirin yükselmesini, yaşam koşullarının düzelmesini zorlaştıran etkenlerden birisidir.
Doğum oranının yüksekliğine karşılık, ortalama ömrün gelişmiş ülkelere göre düşük oluşu, bu ülkelerdeki nüfus yapısının da farklı olmasını sağlar: Geri kalmış ülkelerin nüfusları gençtir. Toplumlardaki gelişme düzeyi arttıkça yaşlıların oranı da artar. Yaşlıların oranının arttığı toplumlarda tutucu eğilimler güç kazanırken, gençlerin çoğunlukta olması, değişiklik isteklerinin ağır basması demektir. Dış dünyayla kıyaslamanın yarattığı hoşnutsuzluk, toplumsal ve siyasal yaşamda istikrarı zorlaştırır.
Geri kalmış ülkelerde beslenmenin yetersizliği, insan emeğinin yeterince verimli olmasını önler. Ekonomik olanakların kıtlığına bağlı olarak eğitim olanaklarının azlığı, işgücü verimini daha da olumsuz yönde etkiler. Kadın-erkek eşitsizliğinden başlayan toplumsal eşitsizlikler, toplumun tüm düzey ve boyutlarında belirgindir. Toplumsal katmanlar arasındaki, bazen uçuruma varan farklılaşma, gelişmiş ülkelere göre çok daha çarpıcı ve rahatsız edicidir. Bu dengesizlik, toplumsal patlamaları kolaylaştıran, iç barışı zorlaştıran bir etki yapar. Büyük ayrıcalıkları olan toplum kesimleri, bu ayrıcalıklarını koruyabilmek için, her türlü baskı, sindirme veya uyutma yöntemlerine başvurmak zorunda kalırlar.
Geri kalmış ülkelerin önemli bir bölümü, daha kabile aşamasından kurtulup, ulusal birliklerini bile sağlayamamışlardır. Toplumun geleneksel yapısı çözülmeye yüz tutmuş, ama eski kurumların yerini yenileri alamamıştır. Eski ile yeni arasında bocalayan kuşaklar birbirinden kopmuş, birbirlerini anlayamaz, birbirlerine yeterince sevgi ve saygı . duyamaz olmuşlardır. Toplumda hâlâ gelenekler ve gelenekçi güçler egemendir; ama hızla artan sorunlar, hızlı bir yapı değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Tüm bu çelişkilerin yarattığı gerilim, ülkeyi kolaylıkla iki düşman cepheye bölebilir. Bu sağlıksız durumun bir nedeni de, orta sınıfların yok denecek kadar zayıf oluşudur. Varlıklı küçük bir azınlık ile yoksul büyük çoğunluk arasında denge oluşturabilecek böyle bir sınıfın güçsüzlüğünde, bu ülkelerin eski bir sömürge oluşlarının, gelişmiş bir asker-sivil bürokrasiye sahip bulunmamalarının rolü büyüktür. Türkiye, İspanya, Portekiz gibi ülkeler, bu açıdan şanslı istisnalardır.Geri kalmışlık olgusunu tek bir nedene bağlamak, kuşkusuz ki olanaksız. Bu çeşitli nedenlere değinmeden önce, bazılarının öne sürdüklerinin tersine, geri kalmışlığın ırksal nedenlere dayandırılamayacağını vurgulamak gerekir. Bir zamanlar çok üstün bir uygarlık yaratmış olan İnkalar ve Aztekler, beyaz ırktan değildiler. Bugün geri kalmış olan Hintliler ve Çinliler eskiden beyazlardan çok daha ileri bir uygarlığın yaratıcısıydılar. Bugün bile beyaz ırktan olan birçok geri kalmış ya da gelişmekte olan toplum varken, sarı ırktan Japonlar, en ileri toplumlar arasında yer almaktadırlar.
Geri kalmışlığın nedenlerinin başında coğrafi etkenler gelir. Verimsiz, zengin maden yataklarından yoksun topraklar ve kurak, çok sıcak veya soğuk bir iklim, daha başlangıçta gelişmeyi zorlaştıran bir doğal ortam oluşturur. Açık denizlerle bağlantısı olmaması, özellikle gelişmenin belirli bir aşamasında olumsuz etki yapabilir. Yeni denizaşırı yolların aranması gereği, denizcilik teknolojisini geliştirmiş, başlıca denizci ülkelerin giderek sömürgeler edinmesine, hızla zenginleşmesine ve gelişmesine neden olmuştur.Demografik koşulların gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini de biliyoruz. Hızlı nüfus artışı, çok daha hızlı bir gelişme sağlanamayınca, ekonomik büyüme hızını ağırlaştıran, sorunların çözümünü ve bu arada açlık sorununun çözümünü zorlaştıran bir etki yapmaktadır.
Ekonomik gerilik, sermayenin ve sanayinin yetersizliği ile belirginleşir. Ama sermaye olmayınca yatırım yapılamaz, yatırım yapılamayınca gelir artmaz ve teknoloji gelişmez. Düşük gelir ve teknolojik düzey ise, sermaye birikimini engeller. Bunlar geri kalmışlık kısır döngüsünün öğeleridir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları zengin olanlar, önemli ticaret olanaklarına sahip bulunanlar, coğrafi konumları nedeniyle bazı teknolojileri daha önce geliştirme şansını ele geçirenler, sermaye birikimini sağlamış, gelişmelerini, ekonomik büyümelerini hızlandırmışlardır. Büyüyen ekonomi, yeni teknolojileri geliştirmeyi kolaylaştırmış ve böylece, gelişmişlerle geri kalmışlar arasındaki açıklık kapanacağına daha da artmıştır.
Gelişme düzeyi üzerinde rol oynayan önemli bir etken de, kültürdür. Örneğin Japonya'nın hızla gelişip ön sıralara yerleşmesinde, Japon halkının kültürel özelliklerinin belirleyici olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, bir Japon kalkınma modelini, o kültür yapısı olmadan, taklit etmek olanaksızdır. Eğer bir toplumda insanlar disiplinliyse, çalışkansa, işvereni bir çeşit baba ve işyerini de aile gibi görebiliyorsa, bunun nedenini o toplumun tarihsel evriminde aramak gerekir. İnsan-doğa ilişkisi ilk davranış biçimlerini ve o doğal çevreye uygun teknikleri yaratır, insan, çevrenin önüne çıkardığı sorunlara göre davranır ve çözümler arar. Evrimin daha sonraki aşamalarında karşılaşacağı sorunlara da, önceki deneyimlerinin ışığı altında, önceki alışkanlıklarıyla yaklaşır. (Claude Levi-Strauss, ırkın kültürü değil, kültürün geniş anlamıyla ırkı belirlediği görüşünü savunuyor.)
Geri kalmış ülkelerin özelliklerinden söz ederken, emperyalizm olgusuna da değinmek zorundayız. Bu olguyu göz önüne almadan, bu ülkelerin siyasal evrimlerini yeterince değerlendirebilmek olanağı yoktur. Emperyalizm, bugünkü kullanımı içinde genel anlamıyla, bir ulusun başka bir ulusu denetleyebilmesidir. Çağımızda bu, sömürgeleştirme ve doğrudan işgal dışındaki süreçlerle gerçekleşebilmektedir. Lenin'e göre, emperyalizm, kapitalizmdeki tekelleşmenin son aşamasıdır. Ama Mao, Sovyetler Birliği'nin de "halk demokrasileri"ni ekonomik denetim altına aldığına dikkat çekerek, bunu "sosyal emperyalizm" olarak adlandırmıştır.
Rudolf Hilferding, emperyalizmin üç aşamadan geçtiğini söylüyor. Birinci aşamada, gelişmiş kapitalist ülkeler, geri kalmış ülkeleri ticaret yoluyla etkiliyor, dış pazarlarını genişletiyor. Bu aşamada, bir yandan bu ülkeler ekonomik sömürüye uğrarken, öte yandan geleneksel ekonomik yapıları yıkılıp, kapitalist süreçler harekete geçiyor, ikinci aşamada, geri kalmış ülkeler, gelişmiş ülkelerin gereksinme duydukları hammadde ve tarımsal üretim üzerinde uzmanlaşmaya itiliyorlar. Yani, uluslararası işbölümünde, sanayi üretimini gelişmişler, hammadde ve tarım ürünü üretimim ikinciler üstleniyorlar; sanayi mallarının fiyatları ile diğerlerinin fiyatları arasında denge hep birinciler lehine bozuluyor.
Eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaya başlamalarıyla birlikte, üçüncü aşamaya giriliyor, ileri teknoloji geliştirme olanağından yoksun, teknolojik açıdan dışa bağımlı olan bu ülkeler, emek-yoğun geri teknolojileri seçip, kendi sanayilerini yüksek gümrük duvarlarıyla koruyorlar. Bunun üzerine, gelişmiş ülkeler, geri kalmışların zayıf burjuvazisiyle işbirliği yapıp, o ülkelere "yabancı sermaye" aracılığıyla girmenin yolunu buluyorlar. Aslında söz konusu olan, çok uluslu tekelleşmiş sermayedir. Sanayileşmek için yabancı sermaye ve yabancı teknolojiye gerek duyan ülkelerin borç yükü sürekli artarken, giderek daha bağımlı duruma geliyorlar.
Emperyalizmin, geri kalmış ülkelerdeki geleneksel dengeleri bozduğu, ama onun yerine, kendininkine benzer dengeleri de kuramadığı söylenebilir. Çünkü geri kalmış ülkelerin benzeri dış pazarlar elde etmeleri, hele benzeri bir dış sömürü düzeni kurmaları çok zordur. Bu nedenle de, içteki sınıfsal çelişkiler, özellikle de emek-sermaye çatışması artar. Çünkü, dışardan aktarılacak olanaklar bulunmayınca, sermaye birikimi ancak geniş halk kitlelerinin kemerleri sıkmasıyla sağlanabilir. Oysa bu kitleler, yaşamlarım sürdürebilmek için zorunlu gereksinmelerini bile güçlükle karşılayabilmektedirler. Üstelik, emperyalizmin kitle iletişim araçlarıyla dünyaya yaydığı büyük tüketim eğilimi, böylesi bir fazla yetinme tutumunun gönül rızasıyla benimsenmesini olanaksız kılar
Kaynak : Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler / Siyasal Uzlaşma ve Çatışma
Geri kalmış ülkelerde teknoloji geri, üretim düzeyi düşüktür. Ekonomi tarıma dayanmakta, sanayi çok daha sınırlı bir önem taşımaktadır. Enerji tüketimi azdır. Yeraltı kaynakları başta olmak üzere, doğal kaynaklar ülkenin kendi olanaklarıyla yeterince değerlendirilememektedir. Çünkü sermaye, teknoloji ve nitelikli insan gücü yetersizdir. Aracılardan oluşan ticaret kesimi, ülke ekonomisinden aşırı bir pay almaktadır. Kişi başına düşen ulusal gelir çok düşük, gelir dağılımı genellikle çok dengesizdir. Gelişmiş ülkelere bağımlılık, özellikle ekonomik açıdan çok belirgindir, işsiz ve yarı-işsiz oranı yüksektir.
Geri kalmışlığın ekonomik özellikleri kadar, demografik özellikleri de belirgin ve önemlidir. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı, bazı durumlarda sıfıra yaklaştığı halde, içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde, % 3'e kadar yükselen yıllık nüfus artışlarına rastlanır. Daha önce de değindiğimiz gibi, sağlık teknolojisindeki gelişmeler, bu ülkelerdeki çok doğum-çok ölüm dengesini bozmuştur. Özellikle çocuk ölümlerindeki, aşı kampanyalarına bağlı azalma, nüfus artış hızını daha da arttırmıştır. Yüksek doğurganlığa bağlı hızlı nüfus artışı, kişi başına düşen ulusal gelirin yükselmesini, yaşam koşullarının düzelmesini zorlaştıran etkenlerden birisidir.
Doğum oranının yüksekliğine karşılık, ortalama ömrün gelişmiş ülkelere göre düşük oluşu, bu ülkelerdeki nüfus yapısının da farklı olmasını sağlar: Geri kalmış ülkelerin nüfusları gençtir. Toplumlardaki gelişme düzeyi arttıkça yaşlıların oranı da artar. Yaşlıların oranının arttığı toplumlarda tutucu eğilimler güç kazanırken, gençlerin çoğunlukta olması, değişiklik isteklerinin ağır basması demektir. Dış dünyayla kıyaslamanın yarattığı hoşnutsuzluk, toplumsal ve siyasal yaşamda istikrarı zorlaştırır.
Geri kalmış ülkelerde beslenmenin yetersizliği, insan emeğinin yeterince verimli olmasını önler. Ekonomik olanakların kıtlığına bağlı olarak eğitim olanaklarının azlığı, işgücü verimini daha da olumsuz yönde etkiler. Kadın-erkek eşitsizliğinden başlayan toplumsal eşitsizlikler, toplumun tüm düzey ve boyutlarında belirgindir. Toplumsal katmanlar arasındaki, bazen uçuruma varan farklılaşma, gelişmiş ülkelere göre çok daha çarpıcı ve rahatsız edicidir. Bu dengesizlik, toplumsal patlamaları kolaylaştıran, iç barışı zorlaştıran bir etki yapar. Büyük ayrıcalıkları olan toplum kesimleri, bu ayrıcalıklarını koruyabilmek için, her türlü baskı, sindirme veya uyutma yöntemlerine başvurmak zorunda kalırlar.
Geri kalmış ülkelerin önemli bir bölümü, daha kabile aşamasından kurtulup, ulusal birliklerini bile sağlayamamışlardır. Toplumun geleneksel yapısı çözülmeye yüz tutmuş, ama eski kurumların yerini yenileri alamamıştır. Eski ile yeni arasında bocalayan kuşaklar birbirinden kopmuş, birbirlerini anlayamaz, birbirlerine yeterince sevgi ve saygı . duyamaz olmuşlardır. Toplumda hâlâ gelenekler ve gelenekçi güçler egemendir; ama hızla artan sorunlar, hızlı bir yapı değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Tüm bu çelişkilerin yarattığı gerilim, ülkeyi kolaylıkla iki düşman cepheye bölebilir. Bu sağlıksız durumun bir nedeni de, orta sınıfların yok denecek kadar zayıf oluşudur. Varlıklı küçük bir azınlık ile yoksul büyük çoğunluk arasında denge oluşturabilecek böyle bir sınıfın güçsüzlüğünde, bu ülkelerin eski bir sömürge oluşlarının, gelişmiş bir asker-sivil bürokrasiye sahip bulunmamalarının rolü büyüktür. Türkiye, İspanya, Portekiz gibi ülkeler, bu açıdan şanslı istisnalardır.Geri kalmışlık olgusunu tek bir nedene bağlamak, kuşkusuz ki olanaksız. Bu çeşitli nedenlere değinmeden önce, bazılarının öne sürdüklerinin tersine, geri kalmışlığın ırksal nedenlere dayandırılamayacağını vurgulamak gerekir. Bir zamanlar çok üstün bir uygarlık yaratmış olan İnkalar ve Aztekler, beyaz ırktan değildiler. Bugün geri kalmış olan Hintliler ve Çinliler eskiden beyazlardan çok daha ileri bir uygarlığın yaratıcısıydılar. Bugün bile beyaz ırktan olan birçok geri kalmış ya da gelişmekte olan toplum varken, sarı ırktan Japonlar, en ileri toplumlar arasında yer almaktadırlar.
Geri kalmışlığın nedenlerinin başında coğrafi etkenler gelir. Verimsiz, zengin maden yataklarından yoksun topraklar ve kurak, çok sıcak veya soğuk bir iklim, daha başlangıçta gelişmeyi zorlaştıran bir doğal ortam oluşturur. Açık denizlerle bağlantısı olmaması, özellikle gelişmenin belirli bir aşamasında olumsuz etki yapabilir. Yeni denizaşırı yolların aranması gereği, denizcilik teknolojisini geliştirmiş, başlıca denizci ülkelerin giderek sömürgeler edinmesine, hızla zenginleşmesine ve gelişmesine neden olmuştur.Demografik koşulların gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini de biliyoruz. Hızlı nüfus artışı, çok daha hızlı bir gelişme sağlanamayınca, ekonomik büyüme hızını ağırlaştıran, sorunların çözümünü ve bu arada açlık sorununun çözümünü zorlaştıran bir etki yapmaktadır.
Ekonomik gerilik, sermayenin ve sanayinin yetersizliği ile belirginleşir. Ama sermaye olmayınca yatırım yapılamaz, yatırım yapılamayınca gelir artmaz ve teknoloji gelişmez. Düşük gelir ve teknolojik düzey ise, sermaye birikimini engeller. Bunlar geri kalmışlık kısır döngüsünün öğeleridir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları zengin olanlar, önemli ticaret olanaklarına sahip bulunanlar, coğrafi konumları nedeniyle bazı teknolojileri daha önce geliştirme şansını ele geçirenler, sermaye birikimini sağlamış, gelişmelerini, ekonomik büyümelerini hızlandırmışlardır. Büyüyen ekonomi, yeni teknolojileri geliştirmeyi kolaylaştırmış ve böylece, gelişmişlerle geri kalmışlar arasındaki açıklık kapanacağına daha da artmıştır.
Gelişme düzeyi üzerinde rol oynayan önemli bir etken de, kültürdür. Örneğin Japonya'nın hızla gelişip ön sıralara yerleşmesinde, Japon halkının kültürel özelliklerinin belirleyici olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, bir Japon kalkınma modelini, o kültür yapısı olmadan, taklit etmek olanaksızdır. Eğer bir toplumda insanlar disiplinliyse, çalışkansa, işvereni bir çeşit baba ve işyerini de aile gibi görebiliyorsa, bunun nedenini o toplumun tarihsel evriminde aramak gerekir. İnsan-doğa ilişkisi ilk davranış biçimlerini ve o doğal çevreye uygun teknikleri yaratır, insan, çevrenin önüne çıkardığı sorunlara göre davranır ve çözümler arar. Evrimin daha sonraki aşamalarında karşılaşacağı sorunlara da, önceki deneyimlerinin ışığı altında, önceki alışkanlıklarıyla yaklaşır. (Claude Levi-Strauss, ırkın kültürü değil, kültürün geniş anlamıyla ırkı belirlediği görüşünü savunuyor.)
Geri kalmış ülkelerin özelliklerinden söz ederken, emperyalizm olgusuna da değinmek zorundayız. Bu olguyu göz önüne almadan, bu ülkelerin siyasal evrimlerini yeterince değerlendirebilmek olanağı yoktur. Emperyalizm, bugünkü kullanımı içinde genel anlamıyla, bir ulusun başka bir ulusu denetleyebilmesidir. Çağımızda bu, sömürgeleştirme ve doğrudan işgal dışındaki süreçlerle gerçekleşebilmektedir. Lenin'e göre, emperyalizm, kapitalizmdeki tekelleşmenin son aşamasıdır. Ama Mao, Sovyetler Birliği'nin de "halk demokrasileri"ni ekonomik denetim altına aldığına dikkat çekerek, bunu "sosyal emperyalizm" olarak adlandırmıştır.
Rudolf Hilferding, emperyalizmin üç aşamadan geçtiğini söylüyor. Birinci aşamada, gelişmiş kapitalist ülkeler, geri kalmış ülkeleri ticaret yoluyla etkiliyor, dış pazarlarını genişletiyor. Bu aşamada, bir yandan bu ülkeler ekonomik sömürüye uğrarken, öte yandan geleneksel ekonomik yapıları yıkılıp, kapitalist süreçler harekete geçiyor, ikinci aşamada, geri kalmış ülkeler, gelişmiş ülkelerin gereksinme duydukları hammadde ve tarımsal üretim üzerinde uzmanlaşmaya itiliyorlar. Yani, uluslararası işbölümünde, sanayi üretimini gelişmişler, hammadde ve tarım ürünü üretimim ikinciler üstleniyorlar; sanayi mallarının fiyatları ile diğerlerinin fiyatları arasında denge hep birinciler lehine bozuluyor.
Eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaya başlamalarıyla birlikte, üçüncü aşamaya giriliyor, ileri teknoloji geliştirme olanağından yoksun, teknolojik açıdan dışa bağımlı olan bu ülkeler, emek-yoğun geri teknolojileri seçip, kendi sanayilerini yüksek gümrük duvarlarıyla koruyorlar. Bunun üzerine, gelişmiş ülkeler, geri kalmışların zayıf burjuvazisiyle işbirliği yapıp, o ülkelere "yabancı sermaye" aracılığıyla girmenin yolunu buluyorlar. Aslında söz konusu olan, çok uluslu tekelleşmiş sermayedir. Sanayileşmek için yabancı sermaye ve yabancı teknolojiye gerek duyan ülkelerin borç yükü sürekli artarken, giderek daha bağımlı duruma geliyorlar.
Emperyalizmin, geri kalmış ülkelerdeki geleneksel dengeleri bozduğu, ama onun yerine, kendininkine benzer dengeleri de kuramadığı söylenebilir. Çünkü geri kalmış ülkelerin benzeri dış pazarlar elde etmeleri, hele benzeri bir dış sömürü düzeni kurmaları çok zordur. Bu nedenle de, içteki sınıfsal çelişkiler, özellikle de emek-sermaye çatışması artar. Çünkü, dışardan aktarılacak olanaklar bulunmayınca, sermaye birikimi ancak geniş halk kitlelerinin kemerleri sıkmasıyla sağlanabilir. Oysa bu kitleler, yaşamlarım sürdürebilmek için zorunlu gereksinmelerini bile güçlükle karşılayabilmektedirler. Üstelik, emperyalizmin kitle iletişim araçlarıyla dünyaya yaydığı büyük tüketim eğilimi, böylesi bir fazla yetinme tutumunun gönül rızasıyla benimsenmesini olanaksız kılar
Kaynak : Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler / Siyasal Uzlaşma ve Çatışma
Dönemsellik Analizi
Gümrük Birliği Sonuçları
Gümrük Birliği uygulamalarının neden olduğu ekonomik yıkım, giderilmesi giderek zorlaşan ulusal sorunlar olarak Türk halkının karşısına dikilmektedir. Ancak yaşanan bunca olumsuzluğa karşın, yalana ve yanlışa dayanan AB politikaları, toplumsal yaşamın tümünü kapsayacak biçimde ısrarla sürdürülmektedir. Politikacılar ve büyük sermaye çevreleri, AB'ne verilen ödünlerin yetersiz olduğunu, daha çok ödün verilmesi gerektiğini, AB'ne ancak bu yolla üye olunabileceğini söylemektedirler. İleri sürülen bu sav, söylem düzeyinde bırakılmamakta ve yasal zemini oluşturulan uygulamalar halinde yaygınlaştırılmaktadır. Oysa, Avrupa Birliği Türkiye'yi hiçbir zaman tam üyeliğe almayacaktır. Çünkü;
Gümrük Birliği, Avrupa Birliğine üye olmak için verilen ulusal bir ödündür. Ekonomik gücüne ve yönetim sistemine güvenen Avrupa ülkeleri, ortaklıktan elde edecekleri yararları düşünerek gümrüklerini diğer ülkelere açmışlardır. Türkiye, ortaklık haklarını elde etmeden pazarını Avrupa'ya açmıştır, "nimet"i olmayan bir "külfet"e katlanmış, kendisini de Avrupa için "külfetsiz nimet" haline getirmiştir. Bu nedenle tam üyeliğe alınmasının gereği ortadan kalkmıştır.
Avrupa büyük boyutlu ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıyadır. Daralan dünya pazarları, şiddetlenen uluslararası rekabet, işsizlik, üretimsizlik ve sosyal güvenlik sorunları giderek büyüyen dalgalar halinde Avrupa'yı sarmaktadır. AB, kendisini ABD ve Japonya'ya karşı korumaya çalışmaktadır. Amacı siyasi birliktir. "Avrupa Birleşik Devletleri" olarak ifade edilen oluşumda Türkiye'nin yeri yoktur. Olması da mümkün değildir.
Türkiye, AB'ye göre sorunları çok daha fazla olan, farklı yapıda ve azgelişmiş bir ülkedir. Böyle bir ülke Avrupa için "ortak" değil ancak "pazar" olabilir. Yüzde 10'u aşan kronik işsiz oranıyla Avrupa'nın, kalabalık nüfusu ve yüzde 26 işsizi olan Türkiye'yi tam üyeliğe alarak ona serbest dolaşım hakkı tanıması demek, çözmekte yetersiz kaldığı Avrupa işsizliğinin katlanarak artması demektir. Böyle bir gelişme ise AB'nin gözünde "Viyana kapılarında durdurulan" Türklerin, Avrupa'yı bu kez "kılıçsız istila" etmesidir.
Türkiye tam üyeliğe kabul edilmesi halinde, temsil haklarının nüfusa göre belirlendiği Avrupa Birliği içinde, Birliğin en etkin birkaç ülkesinden biri olacaktır. Avrupa Parlamentosu'nda 91 milletvekili (Almanya 99, İngiltere ve Fransa 87), Bakanlar Konseyi'nde 10 oy (Almanya, İngiltere ve Fransa 10) ve AB Komisyonu'nda 2 komiser (Almanya, İngiltere ve Fransa 2) ile temsil edilecektir. Yüzyıllardır (1923-1938 arası hariç) Avrupa'nın yarı-sömürgesi durumunda olan Türkiye, Avrupa'yı yöneten bir ülke haline gelecektir. Kendi ülkelerini "yönetemeyenler" Avrupa'yı "yöneteceklerdir". Böyle bir durum, Avrupalılar için, değil kabul etmek gerçek bir "kabus" tur.
Türkiye'nin, tam üye olması halinde, AB'nin yürürlükteki sistemi gereğince, Birliğin "az gelişmiş yörelere yardım fonundan" her yıl yaklaşık 17,5 milyar dolar yardım alması gerekecektir. Böyle bir durum, pazar ve para için 2O.yüzyıl içinde milyonlarca insanın öldüğü iki dünya savaşı çıkaran Avrupalıların, "akıllarından bile geçiremeyecekleri" bir gelişmedir.
Avrupalılar, Türklere yüzyıllardır ırkçı ve dinci gözlüklerle bakmışlardır. Avrupalılar için Türklerin yaşam tarzları, kültürel gelenekleri ve dini inançları, aynı siyasal oluşum içinde birlikte olunamayacak kadar kendilerinden uzaktır. Bu durum Türkler için de geçerlidir. Avrupa her geçen gün daha fazla kendi içine kapanmakta ve kendini özellikle ABD ve Japonya'ya karşı mücadeleye hazırlamaktadır. Yarattığı ekonomik-siyasi oluşum içinde Türkiye'nin gerçekten "yeri yoktur."
*
Gümrük Birliği'ne girdikten sonra ekonomik göstergeler, kısa süre içinde siyasi istemlerden çok daha kötü bir gidişi haber vermeye başladı. Ucuzlayacak denilen hiçbir ürün ucuzlamadığı gibi gerçek bir dışalım patlaması yaşandı. Türkiye, beyaz eşya, elektrikli ev araçları, otomobil, TV, müzik seti başta olmak üzere her türlü tüketim malları akınına uğradı. Türkiye'nin en iddialı üretim dalı tekstil ve konfeksiyonda dışsatım azaldı. Üçüncü ülkelerden ucuz hammadde elde etme olanağını yitiren ulusal ilaç sanayi, ağaç işleri, deri sanayi, tarım, mobilyacılık zor duruma düştü.
Türkiye, Avrupa kökenli mallarla dolarken AB'ne üye ülkeler GB anlaşmasının koşullarına uymadılar. Türkiye'nin tarımsal ürün ve tekstil ağırlıklı az sayıdaki dışalım ürününe tarife dışı engeller ve kotalar koydular, anti-damping soruşturmaları açtılar. AB'nin karar organlarında yer alamayan, dolayısıyla karar süreçlerine katılamayan Türkiye, alınan kararlara itiraz da edemiyordu.
AB'nin 1998 yılında tek taraflı olarak aldığı kararlar gereğince; 1 Temmuz 1998 tarihinden itibaren Türkiye'ye açılmış olan 15 bin tonluk sıfır gümrüklü domates salçası kotası hiçbir gerekçe gösterilmeden durduruldu. Aynı günlerde, daha önce açılacağı bildirilen 9 bin 60 tonluk ilave fındık kotası açılmadı. 16 Haziran'dan beri yürürlükte olan 14 bin tonluk gümrüksüz karpuz kontenjanı kaldırıldı. Bu ürünlerin, AB ülkelerine, ancak gümrük ödeyerek girebileceği bildirildi. Aynı yıl midye, istiridye, kum midyesi gibi kabuklu deniz ürünleri ile taze balık ihracı tamamen yasaklandı. Çift çenekli yumuşakçalar olarak adlandırılan her türlü deniz ürününün AB ülkelerine girmesi engellendi.
Domates salçası ve fındığa önce kota kondu, daha sonra Türkiye'nin temel ihraç ürünü olan fındık tam olarak yasaklandı. Antepfıstığı, kuru incir dışalımı sınırlandı. Türk televizyonları, 'köken denetimi' adıyla gümrüklerde tek tek incelemeye alındı ve ek gümrük vergileri getirildi. Dışalımın zorlaşması nedeniyle daha önce Avrupa'dan yapılan siparişler iptal edildi Türk televizyon üreticileri milyonlarca dolar zarar etti.
Avrupa Birliği 1999 yılında Türk demir-çeliğine anti-damping soruşturması başlattı. Oysa, soruşturma başlatacak herhangi bir ticari sorun yoktu. AB Komisyonu, Birliğin kurulmasında önemli yeri olan Avrupa Demir-Çelik Birliğinin yaptığı şikayetin "haklı olduğu sonucuna vararak" soruşturmayı başlattı. Gösterilen gerekçe, Avrupa'ya ihraç edilen filmaşinin (kangal demir) bağlantı parçalarının düşük fiyatla satılıyor olmasıydı. Gerekçe haklı değildi ve gerçek neden, Türkiye'nin Avrupa ülkelerine yaptığı filmaşin dışsatımını, 1996-1999 yılları arasında yüzde 529 arttırarak 24741 tona çıkarmayı başarmış olmasıydı.
Kaynak : Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1923 - 2005
Gümrük Birliği, Avrupa Birliğine üye olmak için verilen ulusal bir ödündür. Ekonomik gücüne ve yönetim sistemine güvenen Avrupa ülkeleri, ortaklıktan elde edecekleri yararları düşünerek gümrüklerini diğer ülkelere açmışlardır. Türkiye, ortaklık haklarını elde etmeden pazarını Avrupa'ya açmıştır, "nimet"i olmayan bir "külfet"e katlanmış, kendisini de Avrupa için "külfetsiz nimet" haline getirmiştir. Bu nedenle tam üyeliğe alınmasının gereği ortadan kalkmıştır.
Avrupa büyük boyutlu ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıyadır. Daralan dünya pazarları, şiddetlenen uluslararası rekabet, işsizlik, üretimsizlik ve sosyal güvenlik sorunları giderek büyüyen dalgalar halinde Avrupa'yı sarmaktadır. AB, kendisini ABD ve Japonya'ya karşı korumaya çalışmaktadır. Amacı siyasi birliktir. "Avrupa Birleşik Devletleri" olarak ifade edilen oluşumda Türkiye'nin yeri yoktur. Olması da mümkün değildir.
Türkiye, AB'ye göre sorunları çok daha fazla olan, farklı yapıda ve azgelişmiş bir ülkedir. Böyle bir ülke Avrupa için "ortak" değil ancak "pazar" olabilir. Yüzde 10'u aşan kronik işsiz oranıyla Avrupa'nın, kalabalık nüfusu ve yüzde 26 işsizi olan Türkiye'yi tam üyeliğe alarak ona serbest dolaşım hakkı tanıması demek, çözmekte yetersiz kaldığı Avrupa işsizliğinin katlanarak artması demektir. Böyle bir gelişme ise AB'nin gözünde "Viyana kapılarında durdurulan" Türklerin, Avrupa'yı bu kez "kılıçsız istila" etmesidir.
Türkiye tam üyeliğe kabul edilmesi halinde, temsil haklarının nüfusa göre belirlendiği Avrupa Birliği içinde, Birliğin en etkin birkaç ülkesinden biri olacaktır. Avrupa Parlamentosu'nda 91 milletvekili (Almanya 99, İngiltere ve Fransa 87), Bakanlar Konseyi'nde 10 oy (Almanya, İngiltere ve Fransa 10) ve AB Komisyonu'nda 2 komiser (Almanya, İngiltere ve Fransa 2) ile temsil edilecektir. Yüzyıllardır (1923-1938 arası hariç) Avrupa'nın yarı-sömürgesi durumunda olan Türkiye, Avrupa'yı yöneten bir ülke haline gelecektir. Kendi ülkelerini "yönetemeyenler" Avrupa'yı "yöneteceklerdir". Böyle bir durum, Avrupalılar için, değil kabul etmek gerçek bir "kabus" tur.
Türkiye'nin, tam üye olması halinde, AB'nin yürürlükteki sistemi gereğince, Birliğin "az gelişmiş yörelere yardım fonundan" her yıl yaklaşık 17,5 milyar dolar yardım alması gerekecektir. Böyle bir durum, pazar ve para için 2O.yüzyıl içinde milyonlarca insanın öldüğü iki dünya savaşı çıkaran Avrupalıların, "akıllarından bile geçiremeyecekleri" bir gelişmedir.
Avrupalılar, Türklere yüzyıllardır ırkçı ve dinci gözlüklerle bakmışlardır. Avrupalılar için Türklerin yaşam tarzları, kültürel gelenekleri ve dini inançları, aynı siyasal oluşum içinde birlikte olunamayacak kadar kendilerinden uzaktır. Bu durum Türkler için de geçerlidir. Avrupa her geçen gün daha fazla kendi içine kapanmakta ve kendini özellikle ABD ve Japonya'ya karşı mücadeleye hazırlamaktadır. Yarattığı ekonomik-siyasi oluşum içinde Türkiye'nin gerçekten "yeri yoktur."
*
Gümrük Birliği'ne girdikten sonra ekonomik göstergeler, kısa süre içinde siyasi istemlerden çok daha kötü bir gidişi haber vermeye başladı. Ucuzlayacak denilen hiçbir ürün ucuzlamadığı gibi gerçek bir dışalım patlaması yaşandı. Türkiye, beyaz eşya, elektrikli ev araçları, otomobil, TV, müzik seti başta olmak üzere her türlü tüketim malları akınına uğradı. Türkiye'nin en iddialı üretim dalı tekstil ve konfeksiyonda dışsatım azaldı. Üçüncü ülkelerden ucuz hammadde elde etme olanağını yitiren ulusal ilaç sanayi, ağaç işleri, deri sanayi, tarım, mobilyacılık zor duruma düştü.
Türkiye, Avrupa kökenli mallarla dolarken AB'ne üye ülkeler GB anlaşmasının koşullarına uymadılar. Türkiye'nin tarımsal ürün ve tekstil ağırlıklı az sayıdaki dışalım ürününe tarife dışı engeller ve kotalar koydular, anti-damping soruşturmaları açtılar. AB'nin karar organlarında yer alamayan, dolayısıyla karar süreçlerine katılamayan Türkiye, alınan kararlara itiraz da edemiyordu.
AB'nin 1998 yılında tek taraflı olarak aldığı kararlar gereğince; 1 Temmuz 1998 tarihinden itibaren Türkiye'ye açılmış olan 15 bin tonluk sıfır gümrüklü domates salçası kotası hiçbir gerekçe gösterilmeden durduruldu. Aynı günlerde, daha önce açılacağı bildirilen 9 bin 60 tonluk ilave fındık kotası açılmadı. 16 Haziran'dan beri yürürlükte olan 14 bin tonluk gümrüksüz karpuz kontenjanı kaldırıldı. Bu ürünlerin, AB ülkelerine, ancak gümrük ödeyerek girebileceği bildirildi. Aynı yıl midye, istiridye, kum midyesi gibi kabuklu deniz ürünleri ile taze balık ihracı tamamen yasaklandı. Çift çenekli yumuşakçalar olarak adlandırılan her türlü deniz ürününün AB ülkelerine girmesi engellendi.
Domates salçası ve fındığa önce kota kondu, daha sonra Türkiye'nin temel ihraç ürünü olan fındık tam olarak yasaklandı. Antepfıstığı, kuru incir dışalımı sınırlandı. Türk televizyonları, 'köken denetimi' adıyla gümrüklerde tek tek incelemeye alındı ve ek gümrük vergileri getirildi. Dışalımın zorlaşması nedeniyle daha önce Avrupa'dan yapılan siparişler iptal edildi Türk televizyon üreticileri milyonlarca dolar zarar etti.
Avrupa Birliği 1999 yılında Türk demir-çeliğine anti-damping soruşturması başlattı. Oysa, soruşturma başlatacak herhangi bir ticari sorun yoktu. AB Komisyonu, Birliğin kurulmasında önemli yeri olan Avrupa Demir-Çelik Birliğinin yaptığı şikayetin "haklı olduğu sonucuna vararak" soruşturmayı başlattı. Gösterilen gerekçe, Avrupa'ya ihraç edilen filmaşinin (kangal demir) bağlantı parçalarının düşük fiyatla satılıyor olmasıydı. Gerekçe haklı değildi ve gerçek neden, Türkiye'nin Avrupa ülkelerine yaptığı filmaşin dışsatımını, 1996-1999 yılları arasında yüzde 529 arttırarak 24741 tona çıkarmayı başarmış olmasıydı.
Kaynak : Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1923 - 2005
Avrupa Birliği Serüveni
Adnan Menderes Hükümeti, Avrupa'da altı ülke tarafından (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüxemburg) kurulan ve 01.01.1958'de yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olan AB'ye, 31 Temmuz 1959 tarihinde üye olmak için başvurdu. Bu başvuru, Türkiye'nin daha önce üye olduğu tüm uluslararası anlaşmalarda olduğu gibi; yeterince araştırılmadan yapılan, hazırlıksız bir girişimdi. Başvuru bugün de geçerli olan, "Batıyla bütünleşelim", "aman dışarda kalmayalım" anlayışının doğal bir sonucuydu. Adnan Menderes bu anlayışı açıkça; "Milli ya da bağımsız dış siyaset gütmek, Batı'nın demokrasi anlayışından uzaklaşmak demektir" biçiminde dile getiriyordu. O günlerde Türkiye'de ekonomi ve siyasete egemen olanlar, yüzyıl önceki tanzimatçılar gibi Türkiye'yi; toplumsal yapısına, ulusal çıkarlarına kültürel özelliklerine uygun düşmeyen bir yola sürüklüyorlardı.
Batı'ya bağlanma ya da Batı'nın dümen suyuna girme anlayışı, Atatürk dönemi dışında, Türkiye'nin adeta kaderi olmuştu. 19. yüzyıldan beri devlet yönetiminde bulunan hemen tüm yöneticiler, yitirilen onca değere karşın, hep aynı şeyden söz ediyorlardı; "Batı'sız olamayız", "Tek başımıza ayakta kalamayız" "Üçüncü Dünya ülkesi oluruz.
"AET'ye, tam bir tanzimat batıcılığı anlayışıyla başvurulmuştu. Hükümet'in, topluluğun amaçları, temel öncelikleri ve işleyişiyle ilgili hemen hiçbir bilgisi yoktu. Yalnızca hükümet üyeleri değil, devletin ilgili kurumları da konuya ilişkin hemen hiçbir şey bilmiyordu. Devlet Planlama Teşkilatı'nın hazırladığı bir rapora göre katılma kararı tümüyle siyasal amaçla alınmıştı ve katılma kararı verilen 1959 yılında devlet arşivlerinde AET ile ilgili hiçbir 'araştırma', bilgi ya da veri yoktu.
Oysa Avrupalılar'ın 1957 yılında giriştikleri AET, Türkiye'nin toplumsal yapısına, gelişme isteklerine ve ulusal çıkarlarına uygun düşen bir örgütlenme değildi. AET'nin oluşturulmasına neden olan gerekçelerin tarihsel geçmişi, maddi dayanakları ve Avrupa'ya özgü hedefleri vardı. Kendilerine ait bir sorunu çözmeye çalışan Avrupalılar, kıtanın geleceğine biçim verecek olan uzun erimli bir işe girişiyorlardı; Türkiye'yle farklı öncelikler ve farklı çıkar duyguları içindeydiler; toplumlar arasında, tarihsel ve kültürel gerçekliğin yarattığı yapısal karşıtlıklar ve bu karşıtlığın oluşturduğu bir "doku uyuşmazlığı" vardı. Bu nedenle AET, Türkiye için hiç düşünmeden hemen girilecek bir yapılanma değildi. Güçsüz bir ekonomik yapıyla, gelişmiş ülkelerle "ortak pazar" oluşturmak ve ulusal pazarını bu ülkelere açmak "fille yatağa girmek" demekti. Ancak, o günlerde Türkiye'yi "yönetenler" böyle düşünmüyordu.
*
Avrupalı devletler, 2O.yüzyıl içinde guruplara ayrılarak iki kez savaşmış ve birbirlerine ölçüsüz zararlar vermişlerdi. Her iki savaşın da nedeni, ekonomik rekabet ve pazar paylaşımıydı. Paylaşım savaşlarının yol açtığı yitikleri yaşayan Avrupalılar, pazar gereksinimini silahlı çatışmaya varmadan çözebilmenin yol ve yöntemlerini arıyorlardı. AET oluşumunun temel amacı buydu.
Türkiye, emperyalist çatışmanın tarafı değil mağduruydu. Birinci Dünya Savaşı sonunda paylaşılmak istenmiş, Anadolu'yu güçlükle kurtarabilmişti. Temel gereksinimi, kendi gücüne dayanarak kalkınmak, Batı'yla arasındaki farkı kapatmak ve bunun için de ulusal pazarını koruma altına almaktı. Kalkınmış olan tüm ülkeler gelişimlerini böyle sağlamışlardı. Türkiye'nin sorunları, Batı'dan çok farklıydı. Gelişmiş sanayi ülkeleriyle kuracağı "ortak pazar" ilişkilerinde "ortak değil, ancak pazar" olabilirdi. Nitekim de öyle olmuştur.
Ortak pazarlar, Batı kapitalizminin gereksinimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıktılar ve zaman içinde geliştiler. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, her biri bir başka büyük devletin kullanım alanına giren ülke pazarları, ayrı ayrı ve yalnızca bir egemen devlet tarafından kullanılıyordu. Savaştan sonra, ülke pazarları birbirine bağlanarak; geniş, alım gücü yüksek ve her ülkenin kendi gücü oranında yararlanabileceği "ortak pazarlar" haline getirildi. Gelişmiş ülkeler, pazar paylaşımı için yapılan silahlı çatışmalardan kaçınmak istiyorlardı. Aralarında çıkacak bir 3.Dünya Savaşı kendi sonları olabilirdi.
"Ortak pazar" düzenlemesi, büyük güçler arasındaki ticari rekabeti ortadan kaldırmadı ama, batılı devletlerin kendi aralarındaki yeni bir silahlı çatışmayı, elli yıldan fazla bir süre ertelemeyi başardı. Avrupalılar bu "başarıyı", 15 Aralık 2001'de yaptıkları Laeken Zirvesi'nde devlet başkanlarının imzasıyla yayınladıkları bildiride şöyle dile getirdiler: "Avrupa Birliği bir başarı öyküsüdür. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa barış içinde yaşıyor.. Birlik, çoğunluğu Orta ve Doğu Avrupalı olmak üzere on yeni ülkeyi daha bünyesine katarak, Avrupa tarihinin, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen yapay bölünme sayfasını nihayet kapatabilecektir. Bunca zaman sonra Avrupa, elli yıl önce altı ülkenin liderliğinde olduğundan farklı bir yaklaşım gerektiren gerçek bir dönüşümle, kan dökülmeden büyük bir aile olma yolundadır.
" Kaynak : Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1923 - 2005
Batı'ya bağlanma ya da Batı'nın dümen suyuna girme anlayışı, Atatürk dönemi dışında, Türkiye'nin adeta kaderi olmuştu. 19. yüzyıldan beri devlet yönetiminde bulunan hemen tüm yöneticiler, yitirilen onca değere karşın, hep aynı şeyden söz ediyorlardı; "Batı'sız olamayız", "Tek başımıza ayakta kalamayız" "Üçüncü Dünya ülkesi oluruz.
"AET'ye, tam bir tanzimat batıcılığı anlayışıyla başvurulmuştu. Hükümet'in, topluluğun amaçları, temel öncelikleri ve işleyişiyle ilgili hemen hiçbir bilgisi yoktu. Yalnızca hükümet üyeleri değil, devletin ilgili kurumları da konuya ilişkin hemen hiçbir şey bilmiyordu. Devlet Planlama Teşkilatı'nın hazırladığı bir rapora göre katılma kararı tümüyle siyasal amaçla alınmıştı ve katılma kararı verilen 1959 yılında devlet arşivlerinde AET ile ilgili hiçbir 'araştırma', bilgi ya da veri yoktu.
Oysa Avrupalılar'ın 1957 yılında giriştikleri AET, Türkiye'nin toplumsal yapısına, gelişme isteklerine ve ulusal çıkarlarına uygun düşen bir örgütlenme değildi. AET'nin oluşturulmasına neden olan gerekçelerin tarihsel geçmişi, maddi dayanakları ve Avrupa'ya özgü hedefleri vardı. Kendilerine ait bir sorunu çözmeye çalışan Avrupalılar, kıtanın geleceğine biçim verecek olan uzun erimli bir işe girişiyorlardı; Türkiye'yle farklı öncelikler ve farklı çıkar duyguları içindeydiler; toplumlar arasında, tarihsel ve kültürel gerçekliğin yarattığı yapısal karşıtlıklar ve bu karşıtlığın oluşturduğu bir "doku uyuşmazlığı" vardı. Bu nedenle AET, Türkiye için hiç düşünmeden hemen girilecek bir yapılanma değildi. Güçsüz bir ekonomik yapıyla, gelişmiş ülkelerle "ortak pazar" oluşturmak ve ulusal pazarını bu ülkelere açmak "fille yatağa girmek" demekti. Ancak, o günlerde Türkiye'yi "yönetenler" böyle düşünmüyordu.
*
Avrupalı devletler, 2O.yüzyıl içinde guruplara ayrılarak iki kez savaşmış ve birbirlerine ölçüsüz zararlar vermişlerdi. Her iki savaşın da nedeni, ekonomik rekabet ve pazar paylaşımıydı. Paylaşım savaşlarının yol açtığı yitikleri yaşayan Avrupalılar, pazar gereksinimini silahlı çatışmaya varmadan çözebilmenin yol ve yöntemlerini arıyorlardı. AET oluşumunun temel amacı buydu.
Türkiye, emperyalist çatışmanın tarafı değil mağduruydu. Birinci Dünya Savaşı sonunda paylaşılmak istenmiş, Anadolu'yu güçlükle kurtarabilmişti. Temel gereksinimi, kendi gücüne dayanarak kalkınmak, Batı'yla arasındaki farkı kapatmak ve bunun için de ulusal pazarını koruma altına almaktı. Kalkınmış olan tüm ülkeler gelişimlerini böyle sağlamışlardı. Türkiye'nin sorunları, Batı'dan çok farklıydı. Gelişmiş sanayi ülkeleriyle kuracağı "ortak pazar" ilişkilerinde "ortak değil, ancak pazar" olabilirdi. Nitekim de öyle olmuştur.
Ortak pazarlar, Batı kapitalizminin gereksinimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıktılar ve zaman içinde geliştiler. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, her biri bir başka büyük devletin kullanım alanına giren ülke pazarları, ayrı ayrı ve yalnızca bir egemen devlet tarafından kullanılıyordu. Savaştan sonra, ülke pazarları birbirine bağlanarak; geniş, alım gücü yüksek ve her ülkenin kendi gücü oranında yararlanabileceği "ortak pazarlar" haline getirildi. Gelişmiş ülkeler, pazar paylaşımı için yapılan silahlı çatışmalardan kaçınmak istiyorlardı. Aralarında çıkacak bir 3.Dünya Savaşı kendi sonları olabilirdi.
"Ortak pazar" düzenlemesi, büyük güçler arasındaki ticari rekabeti ortadan kaldırmadı ama, batılı devletlerin kendi aralarındaki yeni bir silahlı çatışmayı, elli yıldan fazla bir süre ertelemeyi başardı. Avrupalılar bu "başarıyı", 15 Aralık 2001'de yaptıkları Laeken Zirvesi'nde devlet başkanlarının imzasıyla yayınladıkları bildiride şöyle dile getirdiler: "Avrupa Birliği bir başarı öyküsüdür. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa barış içinde yaşıyor.. Birlik, çoğunluğu Orta ve Doğu Avrupalı olmak üzere on yeni ülkeyi daha bünyesine katarak, Avrupa tarihinin, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen yapay bölünme sayfasını nihayet kapatabilecektir. Bunca zaman sonra Avrupa, elli yıl önce altı ülkenin liderliğinde olduğundan farklı bir yaklaşım gerektiren gerçek bir dönüşümle, kan dökülmeden büyük bir aile olma yolundadır.
" Kaynak : Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1923 - 2005
10 Ağustos 2007 Cuma
Yabancılar için faiz ve borsanın dayanılmaz cazibesi
Şükrü KIZILOT, Hürriyet, 9 Ağustos 2007
ÖZELLİKLE son yıllarda Türkiye, yabancı yatırımcılar için dayanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye'ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar...
Yabancıların yatırımlarına bakıyoruz; borsa, tahvil-bono, mevduat faizi ya da banka veya diğer kuruluşların hisselerini almaya yönelik. Türkiye'de yeni tesis kurmaya, istihdam yaratan yeni yatırımlar yapmaya sıcak bakmıyorlar.
VERGİ AVANTAJLARIO
kadar çok ki...
1- Yabancı yatırımcı, parasını ülkemize gönderdiğinde ya da parasını ülkemizden çektiğinde, vergi alınmıyor. Bu, onlar açısından son derece olumlu...
2- Yabancıların borsa kazançları, tutarı kaç bin YTL hatta kaç milyon YTL olursa olsun yüzde sıfır stopaja tabi. Yani vergi yok (GVK Geçici Md. 67).
3- Yabancıların Hazine bonosu ve Devlet tahvili faiz gelirleri ve alım-satım kazançları; yüzde sıfır stopaja tabi yani tutarı ne olursa olsun vergiye tabi değil.
4- Mevduat Faizi ve Repo Gelirleri: Yabancı yatırımcıların Türkiye'de elde ettikleri mevduat faizi ve repo gelirleri, yüzde 15 stopaja tabi. O kadar...
FAİZ AVANTAJLARI
Tablodan da fark edileceği gibi, dünyada en yüksek reel faiz Türkiye'de...
Böyle olunca, yabancı yatırımcılar Türkiye'de döviz bozdurup, YTL cinsinden yatırım yapıyorlar. Düşük kur-yüksek faiz nedeniyle, döviz cinsinden yüzde 20-50 arasında getiri sağlayabiliyorlar.
Geçtiğimiz Cumartesi Hürriyet'te okudunuz, İngiliz The Times gazetesi, düşük faizli para biriminden borçlanıp, getirisi yüksek para birimine yatırım anlamına gelen "carry trade"nin, Japon kadınları arasında yayıldığını belirtiyordu. Japon kadınları yüzde 0.5 faiz ödeyerek Japon Yeni kredisi alıyor ve Türkiye'de yatırım yapıp, dolar cinsinden yüzde 20-50 arası getiri sağlıyorlar. Aslında sadece Japon kadınları değil, dünyanın çeşitli ülkelerinin kadın ve erkekleri de, şirketleri de böyle yapıyorlar.
YÜZDE 50'Yİ BULAN KAZANÇ
Türkiye, şu anda dünyada en yüksek reel faizin ödendiği ülke özelliğini taşıyor. Tabloda da görüldüğü gibi, Ağustos başı itibariyle Türkiye'de enflasyon yüzde 6.90, Merkez Bankası referans faizi 17.50. Buna göre reel faiz de 10.60 oluyor.
Döviz kurunun düşmesinin de etkisiyle, son bir yılda borsada elde edilen kazanç, dolar bazında yüzde 63'ü, Euro bazında da yüzde 52'yi, Hazine bonosu ve Devlet tahvili faizinde ise yüzde 50'yi buluyor. Bono faizine gelince, örneğin; 31 Temmuz 2006'da dolar kuru 1.568 iken 1 milyon dolar getiren yabancı, yüzde 22.8 faizi olan Hazine bonosunu aldığında, 31 Temmuz 2007 itibariyle, 1.280 YTL kur üzerinden 1 milyon 504 bin yani dolar bazında yüzde 50 bir getiri sağlıyor. Bu getirinin, vergisinin olmayışı da cabası...
Vergi ve faiz avantajları nedeniyle; Türkiye'ye gelen sıcak (emanet) para, 90 milyar dolara ulaşmış durumda. Görünen o ki, döviz kuru düşük, faiz oranları da yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecek.
ÖZELLİKLE son yıllarda Türkiye, yabancı yatırımcılar için dayanılmaz bir cazibe merkezi oldu. Türkiye'ye akın ediyor, inanılmaz paralar kazanıyorlar...
Yabancıların yatırımlarına bakıyoruz; borsa, tahvil-bono, mevduat faizi ya da banka veya diğer kuruluşların hisselerini almaya yönelik. Türkiye'de yeni tesis kurmaya, istihdam yaratan yeni yatırımlar yapmaya sıcak bakmıyorlar.
VERGİ AVANTAJLARIO
kadar çok ki...
1- Yabancı yatırımcı, parasını ülkemize gönderdiğinde ya da parasını ülkemizden çektiğinde, vergi alınmıyor. Bu, onlar açısından son derece olumlu...
2- Yabancıların borsa kazançları, tutarı kaç bin YTL hatta kaç milyon YTL olursa olsun yüzde sıfır stopaja tabi. Yani vergi yok (GVK Geçici Md. 67).
3- Yabancıların Hazine bonosu ve Devlet tahvili faiz gelirleri ve alım-satım kazançları; yüzde sıfır stopaja tabi yani tutarı ne olursa olsun vergiye tabi değil.
4- Mevduat Faizi ve Repo Gelirleri: Yabancı yatırımcıların Türkiye'de elde ettikleri mevduat faizi ve repo gelirleri, yüzde 15 stopaja tabi. O kadar...
FAİZ AVANTAJLARI
Tablodan da fark edileceği gibi, dünyada en yüksek reel faiz Türkiye'de...
Böyle olunca, yabancı yatırımcılar Türkiye'de döviz bozdurup, YTL cinsinden yatırım yapıyorlar. Düşük kur-yüksek faiz nedeniyle, döviz cinsinden yüzde 20-50 arasında getiri sağlayabiliyorlar.
Geçtiğimiz Cumartesi Hürriyet'te okudunuz, İngiliz The Times gazetesi, düşük faizli para biriminden borçlanıp, getirisi yüksek para birimine yatırım anlamına gelen "carry trade"nin, Japon kadınları arasında yayıldığını belirtiyordu. Japon kadınları yüzde 0.5 faiz ödeyerek Japon Yeni kredisi alıyor ve Türkiye'de yatırım yapıp, dolar cinsinden yüzde 20-50 arası getiri sağlıyorlar. Aslında sadece Japon kadınları değil, dünyanın çeşitli ülkelerinin kadın ve erkekleri de, şirketleri de böyle yapıyorlar.
YÜZDE 50'Yİ BULAN KAZANÇ
Türkiye, şu anda dünyada en yüksek reel faizin ödendiği ülke özelliğini taşıyor. Tabloda da görüldüğü gibi, Ağustos başı itibariyle Türkiye'de enflasyon yüzde 6.90, Merkez Bankası referans faizi 17.50. Buna göre reel faiz de 10.60 oluyor.
Döviz kurunun düşmesinin de etkisiyle, son bir yılda borsada elde edilen kazanç, dolar bazında yüzde 63'ü, Euro bazında da yüzde 52'yi, Hazine bonosu ve Devlet tahvili faizinde ise yüzde 50'yi buluyor. Bono faizine gelince, örneğin; 31 Temmuz 2006'da dolar kuru 1.568 iken 1 milyon dolar getiren yabancı, yüzde 22.8 faizi olan Hazine bonosunu aldığında, 31 Temmuz 2007 itibariyle, 1.280 YTL kur üzerinden 1 milyon 504 bin yani dolar bazında yüzde 50 bir getiri sağlıyor. Bu getirinin, vergisinin olmayışı da cabası...
Vergi ve faiz avantajları nedeniyle; Türkiye'ye gelen sıcak (emanet) para, 90 milyar dolara ulaşmış durumda. Görünen o ki, döviz kuru düşük, faiz oranları da yüksek olduğu sürece, Türkiye, sıcak paranın aktığı ülke olmaya devam edecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

