1911'den beri aralıksız 7 yıldır yoğun bir savaş ortamında bulunan 15 milyonluk Türkiye, aktif erkek nüfusunun 2 milyonunu kaybetmişti. Nüfusun % 90'ı köylüydü ve okuma yazma oranı % 10'un altındaydı. Aydınlar arasında antiemperyalist bilince dayalı bağımsızlık istemi hemen hemen hiç yoktu. Ordular dağıtılmış, silahlara el konmuştu. İstanbul hükümeti tam anlamıyla teslim alınmıştı. Halk savaşacak durumda değildi. Kimsenin geleceğe yönelik umut ve önerisi yoktu.
... Kurtuluş Savaşı sırasında, tifo, tifüs, kolera, trahom, verem, sıtma, çiçek, şif iliz Anadolu'da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun % 86'sına ulaşıyordu. 1923 yılında 3 milyon trahomlu hasta vardı (nüfusun dörtte biri). Sıtmalı köylüler kimi yörelerde, hastalık nedeniyle, hasat yapamayacak kadar bitkin düşmüşlerdi. 93 Rus Savaşında Türk Ordusu, Ruslara değil, tifüse yenilmişti.Savaşlar dışında, Türk toplumu, genel olarak tıptan yararlanamaz durumdaydı. Özellikle kadın nüfus, doktor nedir bilmezdi. Kadınların, özellikle genç kızların şer-i gelenekler gereği, erkek doktora muayene olması yasaktı.
... Bir Türk doktoru 1916 yılında tuttuğu günlüğüne şunları yazmıştı: "Buraya getirilen hastalar, cidden acınacak durumdadırlar. Kirli ve bitli olmaları bir yana, daha kötüsü açlıktan ölmek üzeredirler. Aylık ortalama ölü sayısı 900 kadardır." Bir Alman doktor ise Elazığ'da şunları yazmıştı: "Zayıflamış ve takattan düşmüş insanların ne öl- çüde dayanıksız oldukları, en basit olaylarda bile gözüküyor. İnsanları ameliyat etsek ölüyorlar, ameliyat etmesek yine ölüyorlar."
... İngiltere Başbakanı Lloyd George, "Anadolu'daki başarısızlığı" gerekçe gösterilerek verilen gensoru ile Başbakanlıktan düşürüldü. Lloyd George parlamentoda kendini savunurken şunları söylüyordu: "Arkadaşlar! Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki o dâhi çağımızda Türklere nasip oldu ve benim karşıma çıktı."
... Gandhi'nin kayınpederi ve Hindistan Genel Valisi şu sözlerle dile getirmiştir: "Biz, Atatürk büyük devletlere başeğdirinceye kadar, bir Doğu ulusunun tutsaklıktan bütünüyle kurtulabileceğine inanmıyorduk. Bizim amacımız 'özerklik' ile sınırlıydı. Ne zaman ki Atatürk Kurtuluş Savaşını başardı, Lozan'da büyük devletlere boyun eğdirdi parolamızı 'bağımsızlığa' çevirdik." Bu saptama gerçekte sadece Hindistan için değil, birinci dünya savaşından sonra hızlı yayılan bütün ulusal kurtuluş hareketleri için geçerlidir.
... Lozan görüşmelerinde o günkü yoksulluğa karşın, emperyalist devletlere karşı gösterilen ulusçu direncin ne anlama geldiğini gösteren en iyi örnek, İsmet İnönü'nün 1962 yılında Kıbrıs bunalımı sırasında söylediği, itiraf niteliğindeki sözleridir: "Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar oldu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra Lozan'da barış antlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar, bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyaları vaadederler. İmzayı attınız mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden eğilmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceğini kestiremem."
... ABD Savunma Bakanı Mc Namara 1962 yılında, Temsilciler Meclisi Tahsisat Komitesi'nin Alt Komisyonunda yaptığı konuşmada Kongre'ye şu bilgileri veriyordu: "Birleşik Devletler ve yabancı ülkelerdeki askeri okullarımızda ve eğitim merkezlerimizde seçme subaylar ve önemli mevkilerde bulunacak uzmanları eğitmemiz askeri yardım yatırımlarımızdan sağlanan faydaların herhalde en önemlisidir. Bu öğrenciler ülkelerine dönüşlerinde eğiticilik görevlerini orada sürdürecek olan ve hükümet yetkililerince seçilmiş görevlilerdir. Bunlar gerekli bilgilerle donatılmışlardır. Onlar burada edindikleri bilgileri kendi ülkelerine taşıyacak olan geleceğin liderleridir. Amerikalıların ne yapmak istediklerini ve nasıl düşündüklerini gayet iyi bilirler. Bunların liderlik mevkilerine gelmelerinin bizim için ne kadar önemli olduğunu belirtmeye ayrıca gerek görmüyorum. Böyle dostlara sahip olmanın değeri ölçülemeyecek kadar çoktur."
1960'lı yılların sonlarında ABD hükümeti, Amerikan Yardım Teşkilatı'nın (AID) Türkiye'deki verimini saptamak için bir uzman gönderir. Richard Podol isimli bu "uzman" raporunda şunları söylüyor: "Yirmi yıldan fazla zamandan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türkün bulunmadığı bir bakanlık ya da KİT hemen hemen kalmamıştır.
Genel müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa sürede geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini indoktrine etmek gerekir..." (İndoktrine'in sözlük anlamı: Beyin yıkamak, bir inancı veya öğretiyi kafaya sokmak, fikir aşılamak.)
Kaynak : Metin Aydoğan / Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder