28 Ekim 2007 Pazar

Kriz Olur mu?

Öztin AKGÜÇ

Bir ekonomide önemli dengesizlikler varsa, bu dengesizlikler düzensiz biçimde dengelenmiş gibi görünüyorsa, ekonomiyi yöneten ya da yönetirmiş gibi gözüken kadro, gereken nitelik, beceri, öngörü yetisine sahip değilse, o ekonomide bir kriz, bunalım, ister türbülans deyin, kaçınılmaz olur. Kesin olarak böyle bir yargıya varılır, ama olası bir krizin kesin tarihini ve şiddetini kestirmek zordur.

2007 yılı hem cumhurbaşkanlığı hem de genel seçim yılı olduğundan, AKP, her türlü ödünü vererek, geleceği dahi satarak bir bunalıma yol açmamaya çabalamaktadır. Rakamlar, özellikle enflasyon ve büyümeye ilişkin rakamlar makyajlanmış görünüyor. Buna bütçe rakamları da ekleniyor. 2007 yılında enflasyon fiilen daha hızlanacağı, büyüme reel olarak yavaşlayacağı ve bütçe açığı büyüyeceği için büyümeye daha fazla gereksinim duyulacaktır. TÜİK'in açıkladığı rakamlar, tahminler, daha somut verilerle desteklenmeli, yalnız kendi kamuoyumuzdaki kuşkuları değil, dış kurumların, ajanların da kuşkularını dağıtmalıdır. Tüm boyamaya karşın, ekonomik büyüme hızımız, bırakın Çin, Hindistan, Rusya'nın büyüme hızlarını, birçok Afrika ülkesinin, hatta Afrika ortalamasının bile altında kalmaktadır.

Sadece rakamların boyanması yeterli değildir. Bizde kriz genellikle döviz kurları ile ölçülüyor. O halde kriz izleniminin oluşmaması için kurların yükselmemesi en azından iç fiyat artışının üstünde artmaması gerekir. Bunun için, cari işlemler açığının düzensiz de olsa fonlanması zorunludur. AKP, döviz girişi sağlamak için, iki aracı kullanıyor: (i) Yüksek faizle, sıcak paraya yüksek getiri sağlamak, (ii) Ülkenin yeraltı ve yerüstü varlıklarını yabancılara satmak... Galiba yerüstünde çok fazla bir şey kalmadı, şimdi yeraltı kaynaklarımız pazarlanıyor. Petrol Kanunu'ndaki değişiklikler göz ardı edilmemeli. Belki de bu ileri bir görüşlülük. Baştan ver kurtul politikası izleniyor. Günün birinde petrol yatakları işletilirse Irak'ın durumuna düşmemek için şimdiden petrol kaynağını çokuluslu şirketlere peşkeş çekerek yabancıları işgal zahmetine katlanmadan da kurtarıcı bir politika benimseniyor.

Türkiye ekonomik krizden, bu tür politikalarla kaçamaz, sadece şiddet derecesini artırarak erteler. Türkiye krizi erteliyor, öteliyor. 2007 yılında kriz olur mu? Kesinlikle bir şey söylenemez, ama krizin 2008 yılına kalmaması büyük olasılıktır.

Türkiye, özellikle 2001 krizini çok kötü yürütmüş, maliyeti çok ağır olmuştur; 2000 yılı sonlarına doğru kriz göstergeleri belirdiğinde TCMB gerekli likidite genişlemesini zamanında yapmamış gecikmeli alınan önlem etkili olmamış, döviz varlığını, kambiyo rejimi değişmeden bir gün önce, 5 milyar USD'den fazla dövizin önemli bir bölümünü, bankacılık sırrı diye sakladıkları, dört bankaya satmış (bu bankalardan ikisi yabancı, ikisi de halen yabancı ortaklıdır), kamuya 2 trilyon TL'den fazla zarar, döviz sattıkları bankalara da havadan kâr sağlamış, batan bankaların TMSF yönetimine alınması ile bu bankaların borçlarının kamu borcu haline dönüştürülmesi, sonucu en iyi tahminle kamuya 30 milyar USD ek yük getirmiştir.

Geçmişten ders almak gerekirse, krizin şiddetini azaltmak için şu önlemler alınabilir. (i) TCMB, alış kuru ile satış kuru arasındaki farkı, marjı açsın, bir tür ikili kur uygulamasına geçsin, yabancılara, bankalara döviz yüksek satış kuru üzerinden satılacağından, bir kriz döneminde kamunun zararı hafifletilir. (ii) Bankalar artık kesinlikle TMSF yönetimine alınmasın, zor duruma düşen bankanın bankacılık faaliyeti durdurularak, tasfiye işlemine geçilsin. (iii) Vergi değişikliğinde, sözde vergi reformlarında (!) hep yabancıların, sermayedarların çıkarları öngörüleceğine, biraz da kamu yararı gözetilsin. Borsaya kesinlikle işlem vergisi getirilsin, kambiyo gider vergisinin, döviz satışındaki Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi'nin hem oranı binde birden yüzde iki üçe yükseltilsin hem de uygulama alanı, swap, arbitraj işlemlerini de kapsayacak biçimde genişletilsin. (iv) Özel kesimin dış borçları hiçbir şekilde kamu borcu haline dönüştürülmesin. Özel kişiler borçlarını ödeyemediğinde borç verenler, bankalar, karşılık ayıracak, borcu silerek yeni ödeme planına bağlayarak, zararın bir kısmını üstlenirler. Kamu borcu haline dönüştürüldüğünde ise 2001'de olduğu gibi özel borçları kamu ödemek zorunda kalır.

Türkiye'de bu önerilere sıcak bakılmayacağını, IMF'cilerin, çıkar gruplarının bankacıların, onların sözcülerinin, hatta ne olup bittiğinin pek farkında olmayan vatandaşların karşı çıkacağını biliyorum. Peki niye kötü kişi olma pahasına yazıyorum. Umudum ülke, toplum yararını düşünen tek bir kişi bile olsa kazanmak.

Hiç yorum yok: